kafaicikulturfizik

fun, ideas, about me

  • Kaçı kaç geçe, kaç öte?

    • 24 May 2012
    • 0 Responses
    •  views
    • hayat işte
    • Edit
    • Delete
    • Tags
    • Autopost

    aşık olmanın, karşıdaki kişiyi dolayısı ile kendini yüceltmekle doğrudan ilişkisi düşünülünce... bir de iki kişinin aşık olması sonucu ortaya çıkan "yanıltıcı gaz bulutunun" insanı kendinden uzaklaştırma potansiyelini düşününce, bir de soğrulan enerjiyi filan...püf, farkındalığı ayakta tutarak yaşamak da ilginç bir savaş olur...

    benim dünyamda - gerçekliğimde, yaşadığım bir kaç örnekten genelleyebileceğim kadarı ile işler şöyle gidiyor:

    birinci raund: karşılaşma...

    aşıkdaşlık etmeden aşık olmak nasıl birşey ki... bir insan uzaktan beğenilir, güzel bulunur, komik bulunur, sevecen bulunur: arzulanır. arzulanan kişiyle aşıkdaşlık edince, ancak, keşif başlamış sayılır ve gerçekten hoşlanıp hoşlanılmadığı anlaşılır. hoşlanılmayan durumlarda, iş burada bitmiştir... 

    ikinci raund: hissetme...

    birinci raundun üstünden geçen günlerde, birden bire, durduk yere, sözkonusu kişinin kokusu insanın burnuna burnuna giriyorsa, sesi kulaklarda çınlayıp, gülüşü ve konuşması gözlerde canlanıyorsa abayı yakma işlemi gerçekleşmiştir. gecenin bir yarısı uykudan uyanılır, "sırtımdan sarılan sen misin" diye sorulur...cevap veren kimse yoktur tabii ki, görülen rüyanın etkisinde kalınmıştır ve iki dakika sonra tekrar uyunulur...

    üçüncü raund: dürtükleme...

    bir veya bir kaç kez karşı taraf dürtüklenerek gelen bilgi okunmaya çalışılır... genelde olumlu yanıt gelmez... çünkü kimse bir kere sevişmek için tavladığı kızın sonradan tekrar aramasını istemez: hedefe ulaşılmıştır. veya karşıdaki aynı şeyi hissetmemiştir. belki hissetmiştir ama zaten sevgilisi vardır ya da zamanı değildir ya da her neyse odur. bazen, nadiren kısmi geri dönüşler olsa da, çok gürültülü ve okunabilmekten uzak bir veri dizisi olduğundan, hangi istatistiksel yöntemle, neresinden bir eğri-doğru geçirileceği bilinemez. 

    dördüncü raund: ya zafer ya ölüm...

    durum şudur: kafa karışıklığı nedeniyle, ikinci raunddan üçüncü raunda geçiş sırasında, ayaklar yere basar. şöyle ki: gerçeklik sorgusu yapılır; "gerçekte ona hayranlık beslememin nedeni, onda kendimden şunu bunu ve işte bişileri bulmam... demek ki, bendeki bütün bunlara ve dahasına sahip başka birisi çıkabilir sokaktaki milyonlarca insan içinden"; yani bahsi geçen şahıslar hem biricik olabilirler, ama hem de hiç bir şey olmayabilirler.

    insan üçüncü raund sırasında direkten döner...aşık olmak duygusu geri çevrilmiştir. ama hala ceza sahası içindedir. scoreboard da, maçta kaç dakika kaldığı, gol veya gollerin sayısı uzaylıca yazılmıştır ve anlaşılamaz olduğunuz yerden... 1-1 berabere de olabilir, 1-0 yenik de olabilirsiniz... 1-1 se oyun uzatmalara gidebilir... 1-0 sa, o zaman gerçeklik sorgulamasına sıkıca tutunularak, irtifa kaybeden pembe buluttan atlanarak yeryüzüne geri dönülür. hayata daha sıkı tutunulur...

    durum 1-1 se ne ala... daha uzatmalar var demektir. bu durumda, karşıdaki kişinin, istatistiksel olarak hiç bir eğri ya da doğru ile uzlaşamıyor olması beklenen durumdur. çünkü, bu kişinin, "kendini olduğu gibi ortaya koyma" yanılsamasını yutmayarak, "içinde daha neler var neler acaba" diye soran bir kafaya sahip olması gerekmektedir, ki nadiren rastlanılır. ayrıca, bu kişinin, karşısındaki kişinin aşık halinin bazı semptomlarının çok normal göründüğü halde, fazladan bir kaç özgün motivasyona sahip olduğunu anlaması gerekmektedir. ama işin zorluğu şudur: bu kişinin bunları anlayabilmesi için, zaman geçirmesi gerekmektedir ve bunun için itekleyici güç, arzulama miktarıdır ki, bir kerede elde edilen şeyin, arzulanmaya devam edilebilmesi için ekstra bir kimya uyuşması, ya da sarhoş olunmaması ve saçma saçma konuşmalar yapılmaması gerekmektedir, galiba... bilmiyorum... 

    neyse, velhasılı sanırım aşık olmak, hayata dair öğrendiklerim arttıkça zorlaşan bir iş haline dönecek... belki de önce aşık olmayı denemek ve sonra aşıkdaşlık etmek gerekir... nazlar, niyazlar, kaprisler, istekler... sahip olunan cinsiyetin her türlü işvesi cilvesi ile karşıdaki insanı deli etme çabaları vs... çevremdeki insanlardan (insanın beyninin nasıl çalıştığını anlatan arkadaşım hariç) hep bunu duyuyorum... ama ya öyle değilsek ya da doğru bulmuyorsak(eğitmen miyim ben, öyle şeylerle eğitecek miyim koskoca adamı? adamsa, doğal-komik-karizmatik hallerimdeki işvemi cilvemi yakalamaz mı zaten) veyahut çok sabırsız bir insansak ne olacak? ayrıca, eski sevgililerim aynı tutuma olumlu yanıt verebilmiş insanlardı... demek ki, tek bir doğru yok gerçekte... öyleyse de, o zaman daha çok saygı duyuyorum şimdi kendilerine...

    bir de mesela kaç zamanda bir, yeni insanlarla tanışıp, bunlardan kaçını arzuluyoruz ve arzuladıklarımızın içinden kaçı bizi arzuluyor? kaçı kaç geçe, kaç öte? amaaaan... çok zaman gerek, çok enerji gerek...  öyle çabuk ki herşey, yetişen kapar, yetişemeyen avcunu yalar, sonunda da kader der, geçer...

    o-bu değil de, daha mutlu bir işyeri bulmam gerek hacı... böyle devamı gelmeyecek... hegel durağı dedik, turuncu dedik, yetmedi... 

     

    • Tweet
  • I love GIF!

    • 22 May 2012
    • 1 Response
    •  views
    • Edit
    • Delete
    • Tags
    • Autopost

    internette dolanan giflere bakınca, tren gören inekler gibi bakakaldığım oluyor... sürekli kendini tekrar eden bir şey, hipnotik etki yaratarak tutuyor işte galiba...

    kendini tekrar etmek çok ilginç bir şey... her gün aynı saatte kalkmak, hep aynı otobüse binmek, hep aynı insanları görmek, aynı yolu gitmek ve bir de üstüne dönmek...

    bir de, hep aynı telefon konuşmaları, aynı ses tonlamaları, aynı dertlerden şikayet etmek, aynı ekmeği yemek... fln fln uzar da gider...

    neyse,

    belki de milyonlarca insanın, tek bir iş yerinde seneleeeerce çalışabilmesinin, "başarılı" sayılabilecek yaşamları sürdürebilmelerinin altında yatan gizli güç, bu hipnotize olabilme yeteneğidir.

    bir keresinde, eski sevgilim, sigarayı bırakabileyim diye, bir "hipnoz seanları dizisi" armağan etmişti... adam test etti beni... birincisinde yemedim testi. ne yapmamı beklediğini farkettiğim için tutmadı büyüsü... sonra bıraktım telkin edebilsin diye düşünmeyi, telkine ihtiyacım olduğundan...

    öyle yapmak gerek galiba... 

    Tumblr_m362o48jiv1qi0ofuo1_500

    • Tweet
  • mayıs sıkıntısı...

    • 21 May 2012
    • 0 Responses
    •  views
    • Edit
    • Delete
    • Tags
    • Autopost

    gitmek gerek...

    başka işlerle uğraşmak, başka şeyler görmek, yapmak, yolları yürümek, duymak, zıplamak...

    çözemiyorum artık... tıkandı bir yerde... başka deneyimler gerek... 

    istabul a mı gitsem? yoksa haritadan ege ve akdeniz kıyılarını kesip, gözüm kapalı rastgele bir köy mü seçmek daha iyi gelir? 

    izmir fanatiği çoktur bilirim... ben sevmiyorum bu şehri... kendi şövenizmi içinde boğulacak bir gün! herşeye işlemiş bir havası var... ankara da deniz yoktur örneğin, ve birileri gerçekten sıçtı şehre ama yine de daha naiftir ankara mesela... insanları da... istanbul bambaşka bi alem zaten... hiç biri birbirinden daha iyi değil ama, izmir... tıkanık damar gibi... 

    sınırlar-sınırlandırmalar-sınırını bilmek ve bilememek ile ilgili konularla boğuşuyorum, "çorman" denen azgın şey önüme atıp atıp duruyor temcit pilavı gibi bu şeyi... onu bir çözebilirsem, pek rahat uykular uyuyacağım sanırım...

    sosyalleşmek isteyen taraflarımı parçalara ayırıp, diğer yönlerime katmak istiyorum mümkünse...

    bu ayın sıkıntıları bu mevzular işte... nasıl olsa çözeceğim yakında... her şey yeniden bir dengeye oturacak... bunu bilmek insanı biraz olsun rahatlatıyor doğrusu...

    • Tweet
  • Günbatımından Şafağa

    • 10 May 2012
    • 0 Responses
    •  views
    • Edit
    • Delete
    • Tags
    • Autopost

    iki akşamdır, güneşi kordon' da, deniz kenarında batarken izledim... pek güzel, kocaman kırmızı bişi... kendi halinde, yaklaşık olarak olduğu yerde dönüp duran, ortalama bir yıldız işte... insan ömrüne oranla neredeyse sonsuza kadar da orada kalacak, burada neler olduğuna hiç mi hiç aldırmadan(yaklaşık 4,5 milyar yıl daha!)

    kendisi, beklediğim birilerini hayal ederken ve/veya karşılaşma anında heyecanlanan suratımın kızardıkça utanıp - utandıkça kızarmasına takmadan, pamuk pamuk bulutların koynuna uzanır tabii, rahat rahat, gönlünce allara güllere bürüne bürüne... ne de olsa, bellidir önünde sonunda bulutların onu seve seve kucaklayacağı... peki ya burdaki güneş?

    o "güneş" huzurlu huzurlu uyuyadursun, bu "güneş" yine "koskocaman karmançorman" ile başetmeye çalışırken bulur kendini... "koskocaman karmançorman" çok güçlü bir karakterdir! dev gibi bişey işte! tostoparlak, yusyuvarlak, her yerinden saçakları sarkan, nereden çeksen oraya uçan, ele avuca gelmez, tanımladın sandığın saniyede yüz değiştiren, saçma sapan bir şeydir işte ilk bakışta! çoğunlukla bilinçaltından kaçmaya çalışan bilinçüstü akıl yürütmeler-hisler-sezgiler-sezememeler-bilmeler-bilememeler-ikircikler-arzular-coşkular ve yere çakılan burunlarla beslenir, koskocaman karmançorman... evet, onu en azından bu kadar çözebildiğimi sanıyorum... bir de, halihazırdaki karmaşa yetmezmiş gibi, daha da karıştırmak için ortalığı eser durur insanın beyninde ve karnında... işte, yine öyle bir zamandı dün...

    "daha önce de böyle olmuştu... o zaman, alıp karşıma, kısaca "çorman" ı, sormuştum "derdin nedir, niye bu işkence?" diye... cevap vermemişti... karşımda büyük cüssesi ile öylece bakıp durmuştu suratıma, bir gözü ayda öbürü plutoda! "ya sabır" çekip, bir daha sormuştum ama yine cevap yok... yooook, bir nedeni varmıştı da nemişti?  "illa bir hediyesi olmalıymıştı" sordumdu: "hediyen nedir?" diye, o da koca bir paket uzatmıştı":

    paketi açtım, içinden başka bir paket çıktı, bir daha açtım başka bir paket! taaaa ki en son 4,631 santimetre küplük pakete kadar devam etti ve bozuldum tabii ki... ama o gülüyordu! sonra durdum ve anladım "bu süreç miymiş hediyeeeeen, hımmmm.... sağol!" 

    velhasılı, karmaşık bir takım hislere sahip, fakat bütün bu hislerin olmasının bir nedeni olduğunu bilerek, ama diğer yandan onların tadını çıkarmayı fena halde isteyerek, ve fakat "enerjim yeter mi ki" diye düşünerek yattım yatağa geceleyin...

    ertesi gün boyunca tepemde dikilen "çorman" kafamı dürtükleyip durdu, sinir etti... ben de sevdiğim güzel şarkıları çalıp, onu duymazdan gelmek için içimden şarkılara eşlik edip, işlerimi bitirdim :) o da, arka planda çalışan beynimin de bir takım şeylere aymasıyla beraber, yavaş yavaş gitti ve terketti sonunda... çok sıkıldığından uzun süredir görmediği arkadaşları ile buluşmaya gittiğini söylediği bir not bırakmış giderken...

    gün biterken, otobüse atladım, deniz kenarına gittim... yine kocaaamaaaan, gül yüzlü güneş bulutların koynuna kıvrılmak üzere hazırlanmışken, yakaladım onu, bir elde kahve, öbüründe sigara, dilde tatlı bir şarkıyla... bu kez onun rahatlığına hem hayranlıkla ama hem de kıskanarak değil, onunla mutlu olarak uğurladım uykusuna... 

    bir süre yürüyüp, ardından çimenlerde yuvarlandıktan sonra, katlanır bisiklet almaya karar verdim... böylece kışa kadar konak a bisikletle gelip, oradan da otobüse binebilirim mesela... bu da işe gelip gitmek için bir motivasyon olabilir aslında... 

    yalnız olmak da(ha mı bilmiyorum ama kesinlikle) oldukça iyi ve mutlu birşey... 

    • Tweet
  • HEYECAN

    • 1 May 2012
    • 0 Responses
    •  views
    • Edit
    • Delete
    • Tags
    • Autopost

    Karnımda uçuşan bir sürü kelebek var... sanki göbek deliğim kelebekler vadisine açılan bir kapı gibi... tam da mayıs, tam da çiçekler zamanı... 

    birşeyler olacak... bu heyecanın bir nedeni var, önceden sezdiğim... hep böyle olurdu, tek farkla: önceden korkardım... korkularla şekillenen bir hayat insana zul gelir... bilmediğimiz şeylerden korkarız, halbuki bilmediğimiz şey en heyecanlı şeydir!

    bir şeyler olacak: belki çok iyi bir iş çıkacak, belki lotoyu kazanmışımdır ama farkında diilimdir, belki çok sevdiğim birileri gelecektir, belki bir yerlere beklenmedik yolculuklar olacaktır, belki hayatımın adamı ile karşılaşacağımdır, belki kendi içimde keşfedemediğim güzel bişileri yakalayacağımdır, belki sadece durduk yerde çok mutlu olacağım birşey göreceğimdir...

    karnımdaki kelebekler durmadan uçuşuyorlar, kalbim hızla çarpıyor; normalin en az bir buçuk katı...

    belki sadece bahardandır ya da sadece bendendir...

    belki güneşin hüzmeleri beynimi çırpmıştır :)

    • Tweet
  • İçini Döken İnsan, İçsiz mi Kalır?

    • 29 Apr 2012
    • 0 Responses
    •  views
    • Edit
    • Delete
    • Tags
    • Autopost

    yine bi kafa güzel anı geçmişten günümüze:

    --------------------------------

    içini döken insan, içsiz mi kalır?

    düşünsenize, içini boşalta boşalta, sonunda içinde bişicikler kalmayan insan ne düşünür? ne sever? neye bakar? ne hisseder?

    içini dökmek, içini boşaltan bir eylem midir? hem evet, hem de hayır?

    bu biraz insanın içinde neler olduğuna  bağlı gibi... kaynağa doğrudan bağlı bir kanalı varsa insanın, içinin boşaltması, yerine güzel şeylerin dolması anlamına gelebilir. yaratıcılık, yeniden üretmesi insanın kendini mütemadiyen, güzel olur, keyifli olur ama işte o noktaya varmak için önce acı ilacı yutması gerekir.

    ama insanın, sürekli olarak, içindeki kaynağı tıkamak adına kullandığı bir yöntemse kurmak-düşünmek, hani aklımıza üşüşen ve kendini sürekli tekrar eden saçma sapan sahnelerse (geçmiş-şimdi ya da geleceğe dair ve hatta belki de zamansız ve mekansız),  büyük ihtimalle işte tam da kanalı tıkamak için oluşturulmuş, dönüp kendiyle yüzleşmesinin insanın(zordur-acıdır ve acıtır çünkü) engellemesi için biçilmiş kaftandır. anlaması, ayırdetmesi zor ve cesaret isteyen, istencin hedefe kilitlenmesini bekleyen bir davranış biçimi gerektirir, bu "tıkanıklığın" gerçek anlamda çözülmesi.

    eğer çözmeden sadece içini boşaltırsa insan, kurgu-düşünceleri atarak dışarı, gerçekten boşalır insanın içi... ve yeniden saçma sapan düşüneler ve kurgularla dolar taşar... böylece hep şikayet edilesi, hep ağlanası, hep içini boşaltası bir halde yaşar gider; mutsuzluk veya ümitsizlik içinde; dışarıdan ne kadar iyi görünse de...

    gerçekten çözmek içinse bu tıkanıklığı, insanın eline baltasını alıp, zırhını kuşanıp, kaskatı bir kararlılıkla, içindeki devasa ateşler püskürten, pulları paslanmaz çelikten( :) ), pençeleri kristalden, gözleri sonsuzluğun karanlığında, ucunda zehir taşıyan kuyruğu kilometrelerce uzayan ve pek çevik, pek atik ejderha ile kesin bir kararlılıkla savaşması gerekir.

    e, pek tabii ki, herkesin kendi ejderhası kendi içinde olduğundan, yalnız girişilen bir savaştır bu ve insanı bazen en çok yoran, bu yalnızlık olabilir. ancak sizin gibi bu savaşa dalmış biri daha varsa yanınızda ki bu büyük bir şans unsurudur, o zaman iki ejderha ile iki kişi savaşabilirsiniz...

    ejderha, bütün o heybetli ve korkutucu haline rağmen, aslında çok garip bir şekilde, insanın kendisi tarafından biçimlendirilmiştir. mesela, öfke besler onun ateşini- insanın kendine öfkesi; kuyruğundaki zehir aslında kendi kendine söylediği yalanlardır insanın - kuyruklu yalan da burdan gelir... paslanmaz çelik zırh da insanın direncini temsil eder. kırılmaz, bükülmez hatta paslanmaz görünen direnç... sonsuzluk karanlığındaki gözleri ise insanın kendi gerçeğini görmeye beslediği korku ile beslenir... en tehlikeli silahı belki de budur ejderin; hipnotize eder minik insan biçimli savaşçıyı ve daha çok yanlış yapmasına neden olur.

    belki ejderha ile yüzleştikten sonra kaçıp gitmek ve önceki mutlu hayatına dönmek istese de insan, bir kere yaptığı yüzleşmeden sonra, dönemez geri... dönse bile, o gözler, o kuyruk ve gövdenin ihtişamı, bütün direncine rağmen, çeker insanı. bu da ejderin, kalbinde gizli olan derin sevgi ve şefkatin tadıdır. bütün korkuya rağmen, sonuçta elde edilecek bal tadındaki zaferin ışıltısını ayırdedemese de hisseder insan, o korkunç yüzleşmede... ve sonunda ona ulaşmak için, illa ki geri döner savaş alanına...

    ve savaş başlar...sorular sorar insan, cevapları gelir hemen... acıtan cevaplar, zor gelen cevaplar, kaçıran cevaplar, yalanlayan, karmaşıklaşıran, saçma sapan, bazen çok net cevaplar.

    insan cevapları duymak ve görmek istemediğinde, zırh güçlenir. sonunda, öyle şeyler olur ki, mecburen anlar - ayar - insan. başk çare yok çünkü... her anlama ve ayma, başka sorular getirir...

    sonra bu böyle sürer gider.

    ilgiçtir ki, savaş sırasında, ejder yırtıcı tırnakları ile gıdıklar bazen insanı, bazen parçalar... o gözlerden bazen öyle güzel ışıklar saçılır ki, insan büyülenir... bazen o zırh, yumuşak tüylere dönüşür... bazen ateş söner, terleyen alnına insanın tatlı meltemler üfler ejderha...

    -----------------------

     devamını getirememişim. sanırım gelmeyecek devamı...

     

     

    • Tweet
  • Gitmek, Uçmak, Olmak...

    • 29 Apr 2012
    • 2 Responses
    •  views
    • Edit
    • Delete
    • Tags
    • Autopost

    Aslında, 7 yaşında mıydım, 8 yaşında mıydım tam hatırlamıyorum ama işte hala kafası bulanık zamanlardan birinde, bir belgesel izlemiştim: bir kralın mezarını açıyorlardı ve içinden çıkan kemikleri fln gösteriyorlardı... "ahanda" dedim, "ölceksin kızım, geriye senden kemiklerden başka hiç bir şey kalmayacak! annneeaaaaa!" dehşete düşmüştüm :) hiç bırakmadı peşimi o dehşet... bir gün, öyle böyle şunları yazmışım, belki bir gün hakikaten bir öyküde geçer veya kendi başına bir öykü olur, belki de olmaz.... :

    ispanyolca öğrenmek için güney amerika'ya gidip, dünyaya aldırmadan dans etmek ve hatta ispanyolcayı bile çözemeyecek kadar içip sonra da bi anda havada yok olmak istiyorum galiba bazen... sonra bir gün kemiklerimi bir belgeselde gören 8 yaşındaki bir çocuk, ölünce kendisinden kemiklerden başka bir şey kalmayacağını anlayıp, hayatta olmanın sonunu farkedip, 9 yaşında hiç olmamış olmayı isteyip, 32 yaşında ispanyolca öğrenmek için güney amerika'ya gidip dünyaya aldırmadan dans etmek isteyip, sarhoş olup, bi anda yok olup, sonra onun kemiklerini bir belgeselde gören öbür 8 yaşındaki... amaaaaaan... hayat çok garip galiba bazen... belki de çağrışım ve beyindeki nöronların yer değiştirmesi gerekiyordur... :P
      • Serif Ozkan ispanya daha yakın değil mi?

      • Hija Del Sol evet, ama orda bi anda havaya uçmak için uygun ortam yok sanki :)
      • Güliz Seray Tuncay Taam da, havada yok olursan kemiklerini nasil bulacak cocuk? Ben orda takilinca gerisine odaklanamadim :P
      • Hija Del Sol çünkü ben öyle sanıcam, bi anda yok olduğumu... ama gerçekte normal bir ölüm olacak :D o kısmı düşünmedim :)
      • Hija Del Sol dert döngüyü sağlamak galiba, hayatla olmassa ölümle... sonsuza kadar döner durur çünkü bu :) :P galiba biliçaltı şeysi oldu açık seçik :)
      • Soner Durak bir de 32 yasinda yok olduktan sonra kemikleri bulan 8 yasindaki cocugun bulma zamani ile yok olma zamani arasindaki sure de onemli 10000 yilsa uzun mesela
      • Hija Del Sol evet işte, o zaman hiç olmaz ama burda losttaki gibi zaman atlamalı bi durum olabilir mesela? bi de benim izlediğim belgeselde güney amerika da geçiyodu gaiba, emin diilim, ondan oraya gitmek istiyor olabilirim... la bruja :) bundan bi öykü çıkar bence :)

    • Tweet
  • Anlaşıl-ma-mak, anlat-ama-mak...

    • 20 Apr 2012
    • 0 Responses
    •  views
    • Edit
    • Delete
    • Tags
    • Autopost

    bazen biri bişi sorduğunda-söylediğinde, söylenen sözcükleri net olarak anladığım halde soruyu veya söylenen şeyin anlamını çıkaramadığımdan takındığım ifade karşısında, insanlar, anlamamış olabileceğimi düşündükleri sözcükleri anlatmaya çabalıyorlar... bu nafile çabayı izlerken kah eğlenip, kah sıkılıyorum... fakat kabalık edip kesmek yerine sabırla dinliyorum... varsın salak sansınlar... 

    ammavelakin, özellikle, anladığım ve üzerine kendi sözcüklerimi söylediğimde, karşımdaki anlamamış olduğumu zannedip de yukarıdaki döngüye girdiğinde, o zaman koşarak uzaklaşmak gerektiğini hissediyorum. demek ki hiç anlayamayacağız birbirimizi... 

    çok sevgili bir arkadaşım, beynimizin nasıl işlediğini anlatmıştı... yani bir uyaran olduğunda, beyinde izlenen yolların önceden kestirilemez bir şekilde, çeşitli kapıları tıklatıp, ardından çıkanları takip ederek algı-düşünce oluşturduğunu kendi sözcükleri ile ifade etmişti... çok karmaşık bi işlem... belki anlamamışımdır ya da anlatamıyorumdur...

    alakasız bir şey daha: geçen gün, otobüste ayağını ezdiğim için özür dilediğim ve uzuuuuunca yüzüme saf saf gülümseyen ve amerikan ellerinde olan, pek sevdiğim bir arkadaşıma benzeyen eleman, ineceğim durağa varmadan çantasını altüst edip özel bişi vermeye çalıştı.. fakat bulamadı ve iyi akşamlar diyerek indim... sonra bugün karşılaştık gene kendisiyle, "love is..." sakızıymış vereceği özel şey... gerçekten güzel bir "özel" nesne bence de.. otobüse binerken açtım sakızı, bakalım aşk bu kez neymiş diye... "aşk... çocukların önünde konuşurken dikkat etmek" miş... hımmmm.... aşık olmak her babayiğidin harcı değil demek ki :) 

    • Tweet
  • tamamlanmak istemeyen yazı

    • 14 Apr 2012
    • 1 Response
    •  views
    • Edit
    • Delete
    • Tags
    • Autopost

    bir sürü düşünce ve bağrış- çağrış ve bir takım kendini-paralamalar sonucunda, en sonunda bitap düşen bünye, bir harekette bulunmak için kendini zorlamak yerine, akmayı öğrenirmiş... ya da galiba bazen böyle sonuçlar getirebilirmiş... belki de, olan biten herşeyi "zorundalıkla maruz kalma" yerine "kabullenme" perspektifinden görebilmek için, boynu bir veya sayısız kere kırmak sureti ile kulak memesinden daha yumuşak kıvamlar elde edilebilirmiş... bilemiyorum... her bünye aynı da değil ki şimdi genelleme yapayım!

    çalışmaya başladım... insan çalışırken, ister istemez adıyor kendini... bütün zaman ve enerjiyi işe yatırınca, kendisi açısından pek üretken olamıyor insan galiba... en azından henüz alışma evresini aşamadığım için sanırım, geçemedim "kendini besleme" kısmına... 

    ama, arada bir kaçamak yaptım :) fethiye' de bir yere gittim bir buçuk günlüğüne... yola çıkmadan önce, ciddi stres altındaydım ve dönünce yetiştirmem gereken işler vs nedeni ile ciddi sıkıntı içindeydim yola çıkarken ve bir an "gitmesem mi" diye bile düşündüm... fakat, ölümcül bir ihtiyaçtı yola çıkmak...

    pelteleşmiş beyin ve stressten kızarmış vücutla, beklentisiz ve sadece  "görmek-tatmak-öğrenmek" üzere yola vuruldum... bütün yolun tadı ve süprizi bu cümleydi aslında... düşünmeyi durdurunca ve sadece yolda olduğunu bilince, hakkaten tatlı bir balon içinde, dünyaya değmeden, hiç bir şeyi bir yere koymadan, algının merkezinde durup ama dünyanın merkezinde olmadan, var olmak sadece... kendim bile şaştım, o kadar uzun heyecanla gitmeyi yaklaşık 9 aydır beklediğim yerde olmak çok daha heyecan yapar, aşırı sevinir ya da hayal kırıklığı yaratır, ya da işte bir sıfata bürünürdü normalde...  sadece his herşey... beklemeyince kendiliğinden olan...

    bir kaç detay daha var bahsetmek istediğim:

    gittiğim yerde dikiş diktim... mesela o çok heyecanlıydı... makina, gördüğüm en eski makinaydı... ayakla çalıştırılan ve çocukken dolmuşçuluk oynadıklarımızdan bile eski... önce dilini öğrenmek gerekti... bildiklerimden farklıydı... yan tarafından bir kolla çevrilen makinalardan... makinayı durdurunca ve kolu bırakınca çıkardığı ses, aynı tramvayın ziline benzediği için, bir yandan da diktiğim iz boyunca tramvay sürüyormuş gibi hissettim... bildiğim tüm makinaların çağanozları dairesel ve kendi içinde döner; bu makinada kurşun şeklinde ve onu bir yay üzerinde hareket ettiren bir sürgüsü vardı... çok etkilendim ondan... çok da güzel çalıştık beraber... sonra, akşamüstü utangaç güneş, yanakları kızarıp, tam karşımdan denize daldı cuppala... bu sahneyi daha önce de çok görmüştüm ama, böyle tadını çıkarmamıştım sanırım...

    dağlar çok güzeldi... bir yer vardı, iki dağın kesiştiği ve eteklerinde denizi ağırladıkları... ışıklı yağmurun havasının büyüsüyle, öyle bakakalmaktan başka bir şey yapamaz ki insan zaten... orada yaşayanlar hep kafası iyi geziyorlarsa şaşırmam doğrusu...

    sonuç: karar verdim, bundan sonra içimden bi ses "şuna ittiyacım var" dediğinde daha çok kulak vereceğim kendisine...

     

    • Tweet
  • Gerçekten?

    • 13 Mar 2012
    • 0 Responses
    •  views
    • Edit
    • Delete
    • Tags
    • Autopost

    HDS: hadi bakalım, ölüm başucunda... gerçekten hazır mısın? 

    hds: hımmm... bundan güzel yazı olur...

    HDS: sana diyorum! ölüm başucunda, yanında... seni almaya geldi! toplan gidiyosun...

    hds: ok.

    HDS: SAÇMALAMA! sana hazır mısın diye soruyorum... sorumu ciddiye al ve cevap ver! HAZIR MISIN?

    hds: ciddiye alınacak kadar anlamlı bişi var mı ortada göremedim pardon... ölüm ve ben... çok farketmez gibi sanki... 

    HDS: yapmak istediğin hiç bir şey yok mu? söylenecek tüm sözler söylendi, bütün dünya gezildi, bütün herkese verdiğin sözleri tuttun, önemsediğin herşeyi yoluna koydun ve hazır mısın yani?

    hds: ..... anlam? neden? 

    HDS: AAAGGGrrRHRHHrr! kendine gel!

    bütün bu aşamaları çoktan aşmıştın.. 9 yaşından beri bununla yaşıyorsun ve zaten bildiğin ve çözmüş olduğun şeyler bunlar! yeter! hatırla! nasıl başettiğini hatırla! yetmiyor mu? başka şeyler dene! kafanı duvara çarpa çarpa kırmış ve sıkılmış olabilirsin... bütün duvarları denediğini sanıyorsun, belki oda 4 köşe değil, sekizgen! diğer duvarları dene, belki biri daha incedir... 10 kere mi denedin, 100 kere daha çarp! 

    çünkü benim yapmak istediklerim var, görmek istediğim şeyler, gezmek istediğim yerler, dikmek istediklerim, bütün sözlerimi söylemedim henüz, bütün öykülerim tamam değil, doyasıya yüzmedim, kafamda canlanan imgeleri çizmedim, fotoğraflarını çekmedim, sevdiğim insanlara doyamadım, okumak istediklerimi okumadım, ispanyolca ve japonca şarkılar ezberleyemedim... söz verdiğim insanlar var, yaptığım herşeyi seven ve hayatına alan insanlar var, varlığımla büyülediğim yerler-nesneler-insanlar var ve ben onlarla bitirmedim işimi! şimdi sen prenseslik yapıp, şımarıp ağlayacaksın diye bütün bunları ve sayamadığım milyon şeyi kaybedemem! Ben hazır değilim henüz...

    hds: anlam, istenç...

    HDS: merak ediyorum, halil sezai mi senden çıktı, sen mi ondan çıktın diye? hayır yani orhan gencebay fln olsan bari de arabeskin tadını çıkarsak iki dakika tatlı tatlı! 

    anlam, istenç, içimizde bizim... sense hep dışarıda belli bir takım noktalarla bağdaştırıp, kendini hedefinden saptırıp, beni deli ediyorsun! neden kendine "başka" şeyler ve kimseler üzerinden değer biçip yargılayıp duruyorsun? bakma öyle, kendinsin yargılayan... sen tanrı veya tanrısal değilsin... normal bi insansın ve tamam, anlamaya çalış, "iyi" leştirmeye çalış, ideallerin olsun eyvallah da, niye yargı, niye değersizlik hissi, niye anlam çabası? ağlaya ağlaya ömrümü yedin! madem o kadar anlamsız, o kadar boş, git öl ozaman! yapabiliyor musun? 

    yaptığın herşeyin parıl parıl parlayan büyüsünü kendin göremiyorsun diye, olmadığını mı sanıyorsun?

    hadi kalk! yapacak çok işimiz var!

    hds: ok... madem öyle diyosun...

    HDS: puffff! zaman kaybı, ölümle savaşıyorum burda, zamanım yok o kadar bu şımarıklıklara... bildiğin çözdüğün şeyi neden geri çağırıyosun anlamıyorum ki... gel, yüzünü yıkayalım, sonra da vitamin alıp, işe koyulalım... kahve de yaparım sana...

    hds: peki... şekerli olsun biraz olur mu?

    • Tweet
  • « Previous 1 2 3 4 Next »
  • About


    1905 Views
  • Archive

    • 2012 (18)
      • April (7)
      • April (4)
      • March (3)
      • January (4)
    • 2011 (20)
      • November (4)
      • September (1)
      • August (2)
      • July (2)
      • April (1)
      • March (10)

    Get Updates

    Subscribe via RSS
    TwitterFacebookBlogger